ÖYKÜ

A. Alper AKÇAM

SORGUCULAR SIRTIMIZDA
Köyün alt başındaydı okul. Değirmen arkının iki yanında salınan o ulu söğütlerden hemen sonra, birdenbire görünür olurdu. Koca kara taşlarla örenmiş duvarları, sac çatısı, gündüz güneşte, gece ay ışığında parlayan pencere camları, köye gelin gelmiş yeni öğretmenin bahçeye ektiği sarı taç yapraklı çiçekleri, okula bitişik öğretmen evinin pencerelerine taktığı çiçekli perdeleriyle köyün hem en büyük, hem de en güzel yapısıydı. Gün boyu, köyün o bildik koşuşturması içinde herkesin ve her şeyin kendince ayrı bir yeri ve önemi olurdu elbet de, akşam olup da el ayak çekilince ortalıktan, çevredeki her şey, tüm varlığıyla okula yönelir, okulu seyrederdi sanki.
Ay tam karşıdan doğardı. Okulun batısındaki çayırlarda, güneyi uğurladıktan sonra akşamın hüzünlü sessizliğine sığınmış, rüzgârın önünde salınarak ve fısıldaşarak kendisini bekleyen diz boyu uzanmış otları, çiçekleri selamlar, okşayıp geçerdi. Okulun sac çatısında konardı. Orada durur, parlar da parlardı. Her geçen an biraz daha artmış olurdu parıltısı. Ovaya bakan tüm başı karlı, kartal kanatlı dağlara, rüzgâra şarkı söyleyen yalçın kayalıklara, kuzeyde ve güneyde, içinden köpüklü suların aktığı iki yanı çam ormanlarıyla kaplı koyaklara geldiğini duyururdu o parıltısıyla. Sonra, öğretmen evinin tertemiz silinip parlatılmış camlarında saçlarını tarardı. Döner, gökyüzüne ve Kafdağları’nın üstüne avuç avuç serpilmiş altın tozları gibi parıldayan yıldızlarla bakışırdı. Ayla yıldızlar, kavgasız, dövüşsüz, öpüşür, sevişirlerdi ışıklarıyla. Söğüt dallarında şarkı olurdu ışıltıları, köyün üç yanında şırıltılarla akan duru sularda koşarlardı birlikte. Kendilerine ulaşmak için zıplayıp sudan dışarı fırlayan elmas tenli balıklarla şakalaşır, su boylarında ötüşen kurbağaların gözlerine konarlardı. Sonra yeniden okula ve taş çeperle çevrilmiş, masalsı geçmişlere ayrılmış okul bahçesine dönerlerdi.
Ay, parlamak ve ışımaktan iyice yorulmuş olunca, yeniden camdaki yansısına dalardı. Kendi güzelliğiyle esrirdi camda kendine bakarken; birden, güneyden Kura Nehri’nden, nehrin iki yakasındaki çam ormanlarından gelen çıra ve çam kokulu bir esintiyle ürperirdi. Aylar, yıllar, on yıllar, yüzyıllar boyu karşılıklı bakıştığı insanların acılarını, hüzünlerini, umutlarını, kendinin de içinde olduğu, bir kıyısında bulunduğu düşlerini düşünürdü. Ovayı bölüp geçen, yalçın kayalıkların ve dipsiz koyakların çağıltısında Hazar’a kadar koşacak nehirle birlikte akıp gitmiş kavimlerin, soyların hikâyeleriyle birlikte yitmemek için zamanda, ayrılmamak için o masal ülkesinden ve o sac çatılı okulun üstünden, hemen oracığa, okul bahçesinin önünden aşağıdaki değirmene doğru bükülen arkın içindeki durgun suya girerdi. Orada kalırdı. Suyun içinde tepeden tırnağa yıkanırdı. Bir daha, bir daha... Titrerdi. Üşüdüğünden değil, dağ sularının serinliğinden, berraklığından duyduğu hazla titrerdi.
Değirmenci Malakan’ın çocukları, çayırların alt başındaki evlerinde pencereden düşmüş ay ışığında, gerideki ocağın üstünde parıldayan Meryem ikonunda geceyi dinlerlerdi. Köyün diğer toprak damlı evlerinde uyku tutmamış çocuklar gibi onlar da geceyi aydınlatan ay ve yıldız ışıltılarında dünyanın en yalın ve en aydınlık gerçeklerini dünyanın en gizemli ve en karanlık düşlerine götürürlerdi. Kurt ulumaları duyulurdu dağlarda. Dere boylarında kurbağalar öterdi. Evin penceresinden görünen nehrin üstündeki demir korkuluklu koca köprüde rüzgârın uğuldadığını duyarlardı değirmencinin çocukları. Gece gündüz uslarını kurcalayan, neden kendilerine çok yabancı gözüyle bakılan bu ülkede doğduklarına, anneleriyle babalarının neden ayrı bir dil konuştuklarına, neden ayrı bir dine inandıklarına ilişkin tüm soruları boş verip, değirmen arkından akıp giden suyun sesine dalarlardı.
Onlardan az yukarıda, değirmen arkının üstündeki o taştan köprünün hemen yakınında, suyun içinde yıkanan ay, suyun üstünden geçen söğüt yapraklarına düşürürdü ıslak ve sapsarı saçlarını. Köprünün üstüne çıkardı sonra... Gündüz oyun oynayan çocuklar gibi tek parça taştan köprünün üstüne yatarak, taştan aşağı sarkarak, az önce sarı saçlarını üzerlerine bıraktığı söğüt yapraklarını yakalamak, çığlık çığlığa bağırmak için davranır, tüm çocukları çağırırdı oraya... Uykuya geçen çocuklar da onun çağrısına uyar, birer ikişer, hoplayarak, şarkılar söyleyerek oraya koşarlardı.
İkinci dersin ortası olmalıydı... İki atlı girdi okulun tahta çiti yarım kapatılmış bahçe kapısından içeriye. Bir arada öğrenim gören dördüncü ve beşinci sınıfların dersliğinden “Geldiler öğretmenim!” diyen bir çocuk sesi çınladı.
Dörtlerin ve beşlerin öğretmeni, o köyün yerlisi, aynı zamanda okulun başöğretmeniydi. Derin bir soluk alıp dersliğin penceresine yöneldi. Evet, geliyorlardı. Sıçan kırı atın üstündeki köyün muhtarıydı, diğer atlı da haftalardır Ardahan ilkokullarını denetleyen olmadık sorularla öğretmenlerin canına okumaya çalışan müfettiş olmalıydı. Sonunda gelmişti işte. Başöğretmen, gelenleri aceleyle gözden geçirdikten sonra ikilerle üçlere eşinin ders verdiği yan sınıfa yöneldi, haberi verdi, oradan da köylüsü eğitmenin okuttuğu birinci sınıfına geçti, yeniden sınıfına döndü, son öğütlerini sıraladı çocuklara...
“Unutma parmağını azar azar, korkuyormuş gibi kaldıracaksın soru sorulduğu zaman” dedi ön sıralardan birine oturttuğu muhtar Seyfi’nin oğlu küçük Cemal’e. Sonra okulun kapısına doğru yürüdü hızlı adımlarla. Onun arkasından da ikilerle üçlerin öğretmeni eşiyle, birleri okutan eğitmen çıktılar okulun önüne. Müfettişi orada karşılamalıydılar.
Önce muhtar indi atından. Başöğretmen, müfettişin atının dizginini tutup tutmamak arası bir duraksama geçirdikten sonra koştu, tuttu atın dizginini. Batıdaki kentlerin birinden olmalıydı müfettiş. Atın üstündeki duruşu, kendini kasabadan buraya taşımış ata bakışı, at binmeye pek de yatkın olmadığını söylüyordu. Başöğretmenin onun attan inmesine yardımcı olması insanca bir davranış olurdu, yardakçılık sayılmamalıydı.
Kısa bir tanışmadan ve elbirliğiyle atların zincirlerinin ucundaki demir sirkeleri okul bahçesinin çimli çiçekli bir köşesine çaktıktan sonra okulun içine doğru yürüdüler. Müfettiş iki saati aşkın bir süredir at binmekten uyuşmuş bacaklarını ağır adımlarla yürüyüp açmaya çalışırken, bir yandan da her şeyi tepeden tırnağa gözden geçiriyordu. Hiç fena değildi okul. İç duvarları yeni badana edilmişti, ortalıkta pislik, çöp görünmüyordu.
Başöğretmen müfettişin hemen yanında yürüyordu. Evleneli ve köye gelin geleli henüz iki yıl bile olmamış eşiyle eğitmen arkadan izliyorlardı onları. Ellerinden geldiğince bakımlı, temiz tutmaya çalışıyorlardı okulu. Kendi öğretmen aylıklarıyla almışlardı kireci, badananın bir kısmını da kendi elleriyle yapmışlardı. Hizmetlisi yoktu okulun. Temizliği büyük çocuklara sırayla yaptırıyorlar, kendileri de katılıyorlardı işe. Zaman zaman büyük bir temizlik için çağırdıkları yoksul köylünün parasını da ceplerinden veriyorlardı. Gündüz dağ güneşinde, gece oralardan bir türlü ayrılmayan ayın ışığında pırıl pırıl parlayan okulun tüm camlarını bayan öğretmenle annesi kendi elleriyle siliyorlardı.
Hep birlikte dörtlerle beşlerin dersliğine girdiler önce.
“Günaydın çocuklar” dedi müfettiş
“Günaydın öğretmenim” diye bağırarak yanıtladı yüzleri gün yanığı köylü çocukları. Boyları bir metre yirmi santimle bir yetmiş beş arasında değişiyordu. Kızlar daha uzun boyluydular. Köyde üç yıl öncesine kadar okul olmadığından, kimi erkek çocuklar gibi komşu köydeki okula da gitmemiş olduklarından, okula geç başlamışlar, önceden kurslarda ya da kendiliklerinden okur yazar olmuş olanlar ikinci, üçüncü sınıftan kayıt yaptırmışlardı. Boyu uzun kızların sayıları hızla azalıyordu, evlenip gidiyorlardı çünkü... Evlenen kızlar bir daha dönmüyorlardı okula.
“Oturun çocuklar” dedi müfettiş. Çocuklar sessizce oturdular. Onlar da öğretmenleri gibi heyecanlıydılar. Haftada bir gün yapılan bit muayenesi müfettişin geleceği haberiyle her gün yapılmaya başlanmış, saçları uzun erkek çocuklar saçlarının kestirilmesi için evlerine geri gönderilmişlerdi. Yeni tıraş edilmiş olanların başları yol yoldu, koyun yünü kırkılan kırklıkla kesilirdi saçları...
“Size birkaç matematik sorusu soracağım, kim kalkmak ister tahtaya?” diye sordu müfettiş. Matematik özel alanıydı... Müthiş soruları vardı öğrencileri ve öğretmenleri bunaltmak için.
Başöğretmenin önceden düşündüğü sahne gerçekleşmişti işte. Arka sıralarda oturan uzun boylular, yaşları daha büyük gösterenler fırladılar ayağa, parmakları müfettişe ve tavana doğru coşkuyla uzanıyordu. “Ben öğretmenim, ben!” Oyuna kendini iyice kaptırmış olanların gözleri matematik benden sorular diyen bir ışıkla kara kara yanıyordu sanki...
En öndeki kısacık boylu muhtar çocuğu Cemal de iyi oynuyordu rolünü. Küçücük parmağı korkak ve tedirgin bir serçe gibi kalkıp kalkıp iniyordu.
“Sen gel bakalım, sen!” diye onu işaret etti müfettiş.
Cemal yanındaki arkadaşının dizleriyle sıra arasından sıyrılıp çıkarken gülümsemesini ve heyecanını belli etmemeye çalışıyordu. Başöğretmenin istediği gibi olmuştu işte, müfettiş onu kaldırmıştı tahtaya da, bakalım o kendisinden beklenen başarıyı gösterebilecek miydi...
Müfettişin hemen arkasında duran köyün gelin öğretmeni, eliyle, güzel, çok güzel dercesine işaret ediyor, yüreklendiriyordu Cemal’i.
Önce kitaplarında da olan bir geometri problemi sordu müfettiş. Hemen yanıtladı Cemal. Müfettiş özel sorularına geçti. Cemal, soruyu dinledikten ve tahtaya notlar aldıktan sonra gözlerini kısarak kısaca bir düşünüyor, tahtaya yapışırca yaklaşıp yazdıklarıyla bir oluyordu sanki. Elindeki tebeşirle dilindeki sözcükler tek bir bütünün parçalarıydılar. Önceleri titrek titrektiler. Sorular yanıtlandıkça daha coşkulu, daha güvenli oldular. Müfettiş, son sorusunu sordu. Soruyu sorarken, sağ elinin işaret parmağı küçük Cemal’i daha küçük parçalara bölmek isterce esen bir gözdağı olmuştu. Şimdiye kadar denetlediği seksen okuldan hiçbirisinde çözülememişti bu soru.
Cemal neredeyse hiç zorlanmadan verdi yanıtını, yazdı sonucu tahtaya...
Müfettiş bu derste artık teslim olmayı, öğretmene ve bu bücür öğrenciye haklarını teslim etmeyi düşünüyordu ki, kapının yanında dikilip tahtayı seyretmekte olan muhtar Seyfi’nin sesi duyuldu;
“Ben de size bir soru sorabilir miyim müfettiş bey?”
Şaşırdı müfettiş. Bu da nereden çıkmıştı şimdi. Ardahan’dan köye kadar nereli olduğunu, anasını, babasını, soyunu, sopunu sormuş durmuştu muhtar, hemen hiç durmaksızın konuşmuştu. Şimdi de derse katılmaya, denetlemeyi karıştırmaya kalkışıyordu. Aslında derslikte bulunması bile doğru değildi ama olan olmuştu bir kez... İşi de daha bitmemişti muhtarla. Denetim bittikten sonra açlığının giderilmesi, Ardahan’a geri götürülmesi vardı sırada. Sonra çocukların önünde küçük düşmemeliydi muhtarın soracağı bir şeylerden korkup.
“Sor bakalım muhtar” dedi gülümseyerek.
“Anam yumurta koymuştu sepete müfettiş bey. Ardahan’a satmaya götürüyordum. Affedersiniz, atın ( konuşmasında at sözcüğünü kullandığı için bağışlanmayı istiyordu muhtar, güngörmüş kibar bir adamdı) üstünde giderken geldi karşıdan bir atlı, bana çarptı, sepet düştü, yumurtalar kırıldı. İndim attan aşağı. Adam da inip geldi yanıma... ‘Kaç yumurtan vardı oğlum’ diye sordu, ‘bilmiyorum’ dedim, ‘yalnız anam üçerli saydı tamam, beşerli saydı tamam, yedişerli saydı hep tamam çıktı...’ Adam başını kaşıdı, bilemedi kaç yumurtam olduğunu sepette, elini attı cebine, bana biraz para verip gitti. Sence sepette kaç yumurta vardı müfettiş bey?”
Müfettişin canı sıkılmıştı. Atlı yumurtalı sepetli bu köylü sorusunu çözmeliydi. Bir köylü parçası eğitim öğretimin temel direğine, müfettişe meydan okumuştu sanki. Kalem, kâğıt istedi, eğildi masanın üstüne, çözmeye çalıştı problemi. Yazdı, çizdi, karaladı, yeniden yazdı, çıkardı, çarptı, topladı, böldü... Yüzleri gün yanığı, başları koyun kırklığı tıraşlı erkek çocuklarıyla, bugün yarın kocaya varacak, matematik problemleri yerine inek sağma, ahır silme, gübre dökme, tarla yığma, çocuk doğurma, tığ savurma sorunlarıyla karşılaşacak kızlar kıkırdamaya, mırıldanmaya başlamışlardı. Belki de öfkesinden, canının sıkıntısından bir türlü çözemedi müfettiş soruyu. Ter bastı alnını, eğilip kaldı oracıkta. Çözdü, çözecekmiş gibi bir anlatım takınmaya çalışıyordu yüzüne, bir yandan da gülümser gibi yapıyordu... Muhtar yeniden ses verdi.
“Onu çözersen bir sorum daha var müfettiş bey... Seksen sarat, doksan dorat, yüz de kırat; bunların nalı, mıhı, bir de kendi, kaç eder?”
Bu adam iyiden iyiye çıldırmış olmalıydı. Daha ilk soru çözülmemişti. Atın nalında kaç çivi olduğunu nereden bilsindi şimdi? Sormaya kalksa da çocuklar gülüşecek, dalga geçeceklerdi onunla. Aksırdı, öksürdü, bir çıkış yolu bulmalıydı.
Başöğretmen atıldı ortaya. Müfettişin zor durumda olduğunu sezmiş olmalıydı.
“İşte böyle sayın denetmenim. Siz yılda bir kez ya gelirsiniz ya gelmezsiniz buraya ama bu adam her gün başımızda. Onun için de hep denetim altındayız”
Gülümsüyordu başöğretmen. Eliyle yan sınıfı, ikilerle üçlerin dersliğini gösteriyordu.
Orada da eğitmenin okuttuğu birinci sınıfta da çok kalmadı müfettiş. Kısa kısa sorular sordu. Sorulardan bazıları yanıtını da içeriyordu zaten. Bu köyün çocukları ateş parçası gibiydiler. Çoktan kararını vermişti...
Ayrılırken kuvvetle sıktı başöğretmenin elini,
“Kutlarım sizi” dedi, “Ardahan’a gidince yazınızı yazacağım. Seksen okul denetledim bugüne kadar. Birinci okul sizinki... Çok başarılısınız”
Hep birlikte atlara doğru yürüdüler.
Muhtar Seyfi önce müfettişin atının gemini taktı başına. Gelirken köyün içinde rastladığı birisiyle eve haber göndermiş, kıştan kalma yarım kazı pişirmelerini, gevrek için de süt kremasını, beyaz buğday ununu hazır etmelerini söylemişti.
“Yemeğe hocahanımla sizi de bekliyoruz hocam” dedi başöğretmene, “soru yok, yalnız yemek...” Gözlerinin içi gülüyordu. İlerlemiş yaşına karşın bir zıplamada bindi, yerleşti sıçan kırı atına, bahçe kapısına doğru sürdü.


Ocak Şubat 2004, Ankara

  Yazarın diğer yazıları:  
Sorgucular Sırtımızda  
Bursa'ya Ütopik Mektup  
Sıradışı Bir Babada Yaşayan Oğul Gözüyle, Dursun Akçam   
Kafdağının Ardından  
Ardahan Doğasına Saygı Gösterelim  

   
 
 
S