| A.
Alper AKÇAM
BURSA'YA
ÜTOPİK MEKTUP
Merhaba Bursa,
Bu sana senden yazdığım ilk ve son mektup olacak. Göçebe ruhumu hayata
bağlayan varlık ve inanç parçaları bir bir koptukça yerlerinden, ben,
köklerimi bulabileceğimi sandığım o uzak ülkelere doğru, içimden kopup
gelen karşı konulmaz bir güçle sürükleniyorum; sense, giderek kalınlaşan
bir sis perdesi arkasında kalmış eski ve güzel bir düş gibi uzaklaşıyorsun
benden. Yollarımız bir daha kesişir mi, hiç bilmem...
Her şeye karşın, 7. Bursa Edebiyat Günleri’ne katılmış, Çınarlı Kentin
Dili’ne Kafdağı’nın ardından kaynayan destansı dilini dokundurmaya gelmiş
babamın, Dursun Akçam’ın da sendeki değişiklikleri görmesini isterdim.
2002 Mart’ının son günleriydi, onun da sana son uğrayışı... Ne çok konuşmuştuk
seni Bursa... Bursa tarihinden, eski Bursa coğrafyasından ve Tanpınar’dan
bize kalanlarla o gün yaşadığımız Bursa’yı birlikte duyumsamış, birlikte
anlamaya çalışmıştık. Senin o ünlü yazarının, sağ ve sol siyasal kanatlardan
kendine yönelmiş eleştiriler karşısında söylediği gibi, yalnızca “mâruz
ve müşahid” olmanın bedelini mi ödemişti o eski şehir, bu yeni kent?
Adından hülyalı aşklar, su sesleriyle kanat şakırtılarının şarkıları
taşan, yeşil ovasından bitmez bereketler ve doyumsuz tatlar fışkıran,
ulu çınarlarında tarihle çekincesiz yüzleşmenin ve zamana meydan okumanın
rüzgârları salınan senin, Bursa şehrinin, inanılmaz bir göç dalgası
ve doğaya saldırı çılgınlığı altında kaldığın, o efsane kimliğinle neredeyse
ölümün eşiğine vardığın, kendin olana hiç benzemeyen, sıradan, öylesine,
gelişigüzel bir kente dönüştüğünün acı gerçeğiydi içimizi yakan.
Ankara’dan kente ilk girişte, güneşi tutuklarcasına bitiştirilmiş, karmakarışık
yapılaşmış, güzellik adına ne varsa tümüne inat duran yapıların üstünde
göğe yükselmiş demir çubuklarla Nilüfer ovasını boğmuş pis kokular karşılıyordu
gelenleri. İnsan denen yaratığın, açgözlülüğün ve sefaletin sembolü
paraya, mala bunca tutkunluğunu şaşkınlıkla izliyor, kendi özüne ve
tarihine nasıl düşmanca saldırabildiğine tanıklık ediyordu Bursa’nın
o ölüme yatmış yeni zamanı. Servetinin tamamına yakınını harcayarak
şehre iki yüz çeşme yaptıran, onları, “sevdiğinin boynuna su seslerinden
çelenkler, sabahın uyanışına inci dizileri gibi dökülen ve akşamların
gurbetinde büyük mücevherlerin parıltısıyla tutuşan gerdanlıklar” gibi
sana armağan eden Karaçelebizâde Aziz Efendi de insandı., onun çeşmelerini
hoyratlıkla kurutan, kendi yapısının duvarını, balkonunu komşusuna ait
alana on santim kaydırmak için olmadık hileyi, cambazlığı yapan da,
kendi cenneti için başkalarına cehennemi “hak” gören de... Ruhumuzla
bedenimiz arasındaki boşluktan kimi zaman şiir sızıyordu içimize, kimi
zaman dizginlenemez bir öfke, kimi zaman da doymak bilmeyen bir açgözlülük...
Bu sızıntının ayrımına varabilsek, onu görünür kılabilseydik, insanoğlunun
yedi bin yıldır aradığı gerçeğe de biraz yaklaşmış olacaktık sanırım.
İnsanoğlu kendi yaşamının kaynaklarına büyük bir açgözlülükle saldırıyordu.
Suyu, toprağı, ateşi, hatta diğer insanı, “öteki”ni çoktan parçalamıştı...
Gelgeç konuk olduğu bu dünyada, kendinden ayrı düştüğünde hiçbir anlamı
olmayacak dünya malına sahip olma arzusu ve yalnızca kendine ait kılma
tutkusu, belki de kendi için var olmayı bir türlü öğrenememiş insanın
kendi varoluşu karşısındaki şaşkınlığının en büyük sıçraması, doğaüstü
davranışın en büyük saplantısıydı. Köyden kente o büyük göçüşle birlikte,
doğal suyun damacanalarla şişelerin içinde paranın saltanatına tahtırevan
kılındığına tanıklık etmişti insan. Toprak, yüzlerce yıldır, kardeşçe
yaşam kuruluşunun dirlik düzenindeki ortak sevgili, tanrı bereketi olmaktan
çıkmış, yıkılış derebeyleşmesinin kesim düzeninde kapanın elinde kalmıştı.
Ateşin uysal sevgilisi, doyuran, ısıtan, ruhları okşayan ve örten yeşil
ormanlar yok edilirken, yeni çağın kara sıvısı, açgözlü insanın oyuncağı
petrol ateşi, bomba olup, ölüm olup yağmıştı dünyanın tüm parası az,
çoğula katılma inancı boyundan aşmış yoksul insanlarının başına.
Sıra havanın parçalanıp paylaşılmasına gelmişti demek... Onun için mi
göğe yükselmişti o yüreğimizi yakan demir çubuk uçları?
Senin ölümsüz yazarın Tanpınar, yıllar önce, “Şimdiye kadar gördüğüm
şehirler içinde Bursa kadar muayyen bir devrin malı olan bir başkasını
hatırlamıyorum. Fetihten 1453 senesine kadar geçen 130 sene, sade baştanbaşa
ve iliklerine kadar bir Türk şehri olmasına yetmemiş, aynı zamanda onun
manevi çehresine gelecek zaman için hiç değişmeyecek şekilde tesbit
etmiştir. Uğradığı değişiklikler, felâketler ve ihmâller, kaydettiği
ileri ve mesut merhaleler ne olursa olsun, o hep bu ilk kuruluş çağının
havasını saklar, onun arasından bizimle konuşur, onun şiirini teneffüs
eder.(...) Bu hakikati gayet iyi gören ve anlayan Evliya Çelebi, Bursa’dan
bahsederken ‘ruhaniyetli bir şehirdir’ der. (...) Dedelerimiz bu mucize
ile ve onun etrafına taşırdığı imanla Bursa’nın ve İstanbul’un çehresini
değiştirdiler, onları yarım asır içinde halis Türk ve Müslüman yaptılar.
Yirmi otuz senelik bir zaman içinde Bursa’nın ve İstanbul’un yıkılmış
Şarki Roma manzarası ortadan silindi...” diyordu. Bu saptamanın dilinde
gizlenen şey, fetihten öncesine hoyratça davranışın ayıbı olabilir miydi?
Bitinia’nın, Bizans’ın tarihi nerede kalmıştı? Tanpınar’ın ölümünden
sonra, kendinden öncekini silip yok etmek için saldıran göç dalgalarına
ne diyecektik? Ustalarının ruhlarını kesme taşlarında taşıyan tarihi
yapıları, betonun çirkinliği içinde bugünden utanırca gizleyip yok eden,
akarsu yataklarını çöplüğe dönüştüren, “beyaz zafer ve ganimet çiçeği”
Nilüfer Sultan’ın “şiir ve cazibeyi” çağrıştıran adını, dayanılmaz iğrenç
kokular saçan koyu renkli bir derede, deterjanlı çamura, zifte bulayan,
bereket ovalarını, fabrika dumanlarıyla, yoksulluk ve işsizliğe koşut
olarak sayıları artan dışalım jiplerin yarıştığı asfalt yollarla parçalayan,
tüm güzelliklerin üzerine doymaz ve aymaz benliklerin kapkara hırsını
seren, Bursa’yı bir kez daha baştan aşağı değiştiren ve sanki bir kez
daha değişemez kılan insanı nasıl kınayacaktık?
Hangi köşede unutulmuş bir tarih kitabının öylesine uğranılmış bir dizesiydi,
“su sesi ve kanat şakırtısından billur bir avize” olmuş o Bursa zamanı?
Tarih, kendisine saygı duymayan Bursa’dan, senden intikam almıştı sanki.
Tam ölümün eşiğinde diyorduk Bursa’nın şiiri, yeşili, şarkısı, o masalsı
tarihi için ki, bir şeyler değişmeye başladı... Tanpınar’ın bir akşamın
loş ışığı içinde Hüdavendigâr Camii’ne gidip aramayı düşündüğü, yıllar
öncesinden anımsadığı o çocuksu gülüşün yaşamın başka bir ucundan yeniden
belirmiş olmasıydı belki de neden. “Bu gülüş, bütün o taşlarda dinlenen
ve geçmiş zamanı tahayyül eden ölüm’e güneşten, aydınlıktan, çok sevdikten
sonra açık gözlerle bırakılıp gidilen her şeyden toplanmış bir ithaftı.
Emindim ki orada, o sessiz taşlara sinmiş ruhlar, kendilerini bu gülüşle
bir an, yeni açmış bir gül fidanı gibi taze, ıtırlı ve mesut buldular”
diye anlatır Tanpınar.
Evet Bursa; Tanpınar’ın da yıllar sonra yeniden andığı ve bugün seni
baştan aşağı bir kez daha değiştiren, benim sana taşıdığım o gizemli
gülüş olmalıydı. Onu babamdan ödünç alıp getirmiştim sana Bursa. Ölümün
hem ertesinde, hem öncesindeki bir sabah zamanı, hayatı çok seven ve
yakın bir gelecekte ölüme yazgılı olduğunu bilen, aykırı ruhlu bir babada,
birdenbire karşıma çıkıvermişti o gülüş. Yine hastanedeydik o gece,
umudumuz kesilmişti artık. Uzun ve bitmeyen karanlık saatler boyunca
komalarda çırpınmış, terler dökmüş, hallusinasyonlar görmüştü babam;
ölümlere gidip gidip geri gelmişti. Güneş doğarken, birden uyanıp doğruluverdi...
Bilinci açılmış, günlerdir anlaşılmaz olmuş konuşması düzelmişti. Yüzünde,
tam da Tanpınar’ın betimlediği, hepimizin gizine ermemiz gereken o müthiş
gülüş duruyordu. Gece boyunca, ölmüş babasının onu yanına çağırdığını,
bir gazetede yayınlanmış kendi ölüm duyurusunu okuduğunu söylüyordu
gülerek. Ölümlerden kıl payı çıkmıştı ama kanserliydi, yine ölümdü onu
bekleyen. Oysa ölmeyecek gibi gülüyordu bana ve karşısındaki pencereden
az önce doğmuş, çok uzaklardaki o Kafdağı ülkesinden ona yetmiş yıllık
ayrılığın altın parıltılarını, su boylarına diktiği söğütlerin şarkılarını,
çiçekli yaylaları kaplamış arı vızıltılarını, gün yanığı yüzlü köylü
çocuklarının öğretmenlerinin ateşiyle, onun ışığıyla aydınlanmış yüreklerini
taşıyan güneşe... Çay istedi. İki yüz metre uzaktaki ilkyardım kantininden
naylon bir bardakla, son çayı olabileceğini bilerek, ellerimi ve içimi
yaka yaka çay taşıdım ona. Ölümden sonra ve ölümden önce, günaydın sana
güneş, günaydın çok sevdiğim yaşam, günaydın ellerinde tutamayacağı
hayatı bana taşımaya çalışan oğul, günaydın çok uzaklarında son yolculuğuma
hazırlandığım ve bir daha dönemeyeceğim çimenli çiçekli dağlar, günaydın
bir bardak çayın buruk tadı, buğusu, kokusu, yetmiş altı yıllık ömrün
her ânı artık vazgeçilemez olmuş anısı, hepinize günaydın ve beni unutmayın
sakın... diyordu gülüşü, o gülüşe tanık olmuş oğlunda kalmış bakışı.
Onu Karşıyaka’da, kimsenin malı mülkü olamayacak bir toprak parçasına
yalınayak bıraktıktan sonra sana döndüm Bursa. Şehre girerken babamın
o sabahki gülüşü vardı yüzümde. O yüzle, o gülüşte taşınan anlamla karşılaştın
sen ve birden değişmeye başladın. “Beş Şehir” denemesini, “kaybolan
şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyak”
diye tanımlayan yazarının sesini yeniden duymuştun, bir kez daha “ruhaniyetli
bir şehir” olmanın yoluna koyulmuştun.
Yapıların üstündeki ucu açık bırakılmış demir çubuklar söküldü yerlerinden;
bir kat daha edinme hırsı yerine, barınma, hayatı sevdikleriyle paylaşma
istenciyle kurulan yeni yapılar, her an güneşe, aya, yıldızlara gülen
kiremit çatılarla kapatıldı. Komşularının evlerine gölgesi düşen iğreti
tüm katları yıktı Bursalılar. Sokaklarda, güneşin, özgürce büyüyen ağaçların,
dünya malına metelik vermeyen mertliğin, çocukluğun ve herkesin sevgilisi
hayvanların bayramı var. Yıllarca yol boylarında ezilmiş, parçalanmış
bedenleri sergilenen köpek ve kedi yavruları için şimdi bakımevleri
yapıldı, türün sürdürümünü sağlayacak ölçüde kısırlaştırıldı hayvanlar.
Bursalılar yiyecek ve sevgi taşıyor onlara. Dere boylarına atılmış naylon
poşetleri, çürümüş çöpleri, ne kadar pislik varsa gözleri ve ruhları
kirleten, tümünü elbirliğiyle topladı şehir halkı. Tüm fabrikalara ve
kanalizasyon akıntılarına arıtma sistemleri kuruldu. Dağlardaki kaçak
yapılar elbirliğiyle kaldırıldı, su yatakları temizlendi. Duru sular
akar oldu tüm dere boylarından, arınmış, yeniden çiçek kokularıyla,
kanat şakırtılarıyla bezenmiş Nilüfer ovasına doğru. Davullar zurnalar
çalındı doğa temizlenirken. El ele kol kola çalıştılar genç kızlar ve
bıçkın delikanlılar, en güzel, en gösterişli giysileriyle, kız oğlan
birlikte halaylar tutup yöresel oyunlar oynadılar. Sana ülkenin ve dünyanın
dört bir yanından, seni umut bilerek taşınmış insanlar, bir kez daha
Bursa’da buluşmanın coşkusunu yaşadılar.
Yeniden doğuşun, yaşamı sevmenin, insanca varoluş bilincinin uyanışı
onuruna yapılan kutlamaların en önemli anlarından birisi de, kuşkusuz,
şehrin altın anahtarının Fehim Usta’ya verilmesiydi. Bilirsin Fehim
Usta’yı Bursa... Demirtaş Sanayi Bölgesi’ne İstanbul yolundan girişte,
ana caddenin iki yüz metre kadar ilerisinde, sağdaki bir fabrikada depo
sorumlusudur o; Balkan göçeri binlerce evladından birisi... İşinden
arta kalan tüm zamanını fabrika bahçesinde çalışarak geçirir; fabrikaların
o bereket ovasına verdiği zararları bedeniyle ve ruhuyla örtmek için
çırpınır sanki. Renk renk çiçekler, boy boy fidanlar yetiştirir bahçesinde.
Yollarda kamyonların ezdiği, otomobillerin sakat bıraktığı kedileri,
köpekleri besler, yaralarını sarar ıslak gözleriyle. Bahçesinin dört
köşesinde al kanatlı güvercinler uçuşur, şen serçeler şarkılar söyler,
tavşanlar, tavuklar gezinir çimenlerinde, kazlar, ördekler yüzer kendi
elleriyle yaptığı şirin havuzda... O bahçeyi bir kez gezen, ruhunun
tüm kapılarını kapatır öfkeye, hırsa, açgözlülüğe, yararcı aklın doymak
bilmeyen saldırısına; tepeden tırnağa duyguya, şiire keser... Hele de
insanın peşini hiç bırakmayan, küçücük gözlerinde, kahverengi gagasında,
ikide bir çırparak yaşamı ve ustasını selamladığı rengârenk kanatlarında,
evrenin tüm sevinçlerini taşıyan o erkek ördeği mutlak görmeli, öyküsünü
dinlemelisin Fehim Usta’dan sevgili Bursa. Fabrika mutfağı için bir
şeyler almaya pazar yerine gitmişmiş Fehim Usta. Bir de bakar ki, köşenin
birinde bir yaşlı kadın ağlar, bu parlak renkli şirin ördek de gagasıyla
ona uzanmaya, okşayıp avutmaya çalışır... Ne ağlıyorsun ana diye sorar
Fehim Usta, anlatır kadın. Bu gördüğün ördeği yavruyken almıştık oğulcuğum,
evde torunuma oyuncak olsun diye, büyüdü, eve odaya sığmaz oldu; gücümüz
de onu beslemeye yetmez oldu, der. Satacağım şimdi onu; torunum evde
ağlar, ben de burada; alıp da kesecekler buncağızı diye... İçi bir hoş
olur Fehim Usta’nın, üzülme hiç sen bre ana der, ördeğin hiç kesilmeyecek,
ben alacağım, ben bakacağım ona, Demirtaş’ın en güzel bahçesinde...
Alır getirir ördeği. Gün o gündür burada yaşar; gelenin gidenin ardından,
paytak paytak sevgisiyle, Fehim Usta’nın yanına kattığı beyaz kanatlı
sevgilisiyle gezinir.
Fehim Usta’ya verilen anahtarın onun boynunda parlıyor şimdi Bursa...
Tanpınar’ın bir akşam üstü Hüdavendigâr Camii’nde aramaya çıktığı, on
yıllar sonra benim bir ölümün sonrasında ve başka bir ölümün öncesinde
babamın yüzünde bulduğum o gülüş gibi...
Sen Tanpınar’ı andıkça sevgili Bursa, ben de babamı anımsayacağım; Fehim
Usta’nın bahçesine uğrayıp, bir bardak sıcak çayın buğusunda, kokusunda,
insan gibi yaşamış tüm insanlar tadındaki şiiri, sevgiyi, yeşili selamlayacağım.
Ne ellerim yanacak artık, ne de yüreğim... Ölümlü olmak, ölümlü olduğumuzu
bilerek yaşamak bize verilmiş en büyük ceza ise, acıyı, sevinci, şiiri
paylaşmak, erdemi alkışlamak, ondan daha büyük armağandır diyeceğim;
bunu sen öğrettin bana... Geçmişin sanatı, kendini, günümüz insanının
kendi tarihsel rolünü kararlaştırırken yaptığı seçimlerde gerçekleştirebilmişse
sanat olabilmiştir ancak. Ölümün kendisi de, bilene, bir yeniden doğuş
değil mi, ey sevgili Bursa!
aalperakcam@mynet.com
alperakcam@doctor.com
*(Bu metin, Osmangazi Belediyesi tarafından Ahmet Hamdi Tanpınar anısına
düzenlenen “Bursa’ya Ütopik Mektup” yarışmasında ikinci olmuş ve kitaplaştırılan
aday yapıtlar arasında yayınlanmıştır.)
|
 |