| A.
Alper AKÇAM
SIRADIŞI
BİR BABADA YAŞAYAN OĞUL GÖZÜYLE, DURSUN AKÇAM...
Hayatı
ve kendini çok sevmekten öte değildi günahları. Kırdıkları da olmuştu,
sevenleri de, dokunabildiklerinden. Öyle büyümek, öyle çoğalmak isterdi
ki, tüm evren kendisi olsa kanmazdı, durmazdı coşkusu. Onca ayrı ve
ayrıcalıklı olmak isterdi ki bir yandan da, dokunduğu her şey onu izlesin,
onca dizgelensin diye beklerdi. Baktığı her nesnede mutlak kalırdı gözlerinin
izi. Onunla bir kez bakışan onsuz olamamıştı iyi ya da kötü diye ayırdıkları
o izlerin ardından. Bir gölge, bir esinti olsun dökmeden uçamazdı kimsenin
üstünden. Belki o akışla umursamamıştı kendi varlığının da var olduğunu
ona duyumsatmak isteyen, önüne çıkan, ayağına takılan kimi canlıların
şaşkın bocalamalarını.
Ona kalsa, herkes zaten ondaydı, o herkesteydi.
Varoluşu, hayatının her ânında bir kol saati gibi tıkırdamıştı bakışlarında;
onun içindir ki, birlikte yaşadığımız o son on beş günlük karmaşada,
en ölümcül komalardan her çıkışta, gözü ilkin kolundaki saatine giderdi.
Son anlarıydı. Canlı bile sayılmazdı belki. Gözbebekleri büyümüş, ayakları,
kolları buz gibi olmuştu. Saati taktığı bileğine gitti gözlerim; saati
yerinde yoktu! Küçük kardeşim Cahit kıpırdandı yanımda. Babamızın kolundan
hiç çıkarmadığı saati çıkarmış, diğer eşyalarının arasına kaldırmıştı.
Aldım saati, yeniden bağladım koluna. O zamandı çünkü, o, var olduğunu
zaman içinde bilen, zamanla varlığın birliğini bilinciyle kavramış bir
varlıktı; duymayan, algılamayan bir ânında bile olsa artık, ona varoluşu
anımsatan, kendini tıkırdatan bir eşyası, o anda da ondan ayrı durmamalıydı.
Ölümle ölmeden önce de tanışmıştı. İlk bilinç kaybı, bir elektrolit
dengesizliği nedeniyle, yarı koma durumunda kaldırdığımız Hacette Tıp
Fakültesi Hastanesi’nde olmuştu. Artık eve götüremeyeceğimize inanmıştık.
Kötüydü; bilinci tamamen kapanmıştı, soluk almakta zorlanıyor, hallüsinasyonlar
görüyor, çırpınıyor, soğuk terler döküyordu. O geceyi gözümü kırpmadan
geçirdim yanında. Gece boyu süren büyük çabalarla o kötü bulguları geriletmeyi,
onu rahatlatmayı başarmıştık. Güneş doğarken gözünü açtı. Müthiş, insanı
şaşırtan, hastalık tanısının konulduğu yaklaşık kırk beş günden bu yana
görülmemiş genişlikte, kocaman bir gülümsemeyle gülümsedi bana ve doğudaki
pencereden ona bakan sabah güneşine. Bilinci geri gelmiş, konuşması
normale dönmüştü. Gece o çırpınışlar içinde yıllar önce köyde ölmüş
babasının kendini çağırdığını, kendi ölüm duyurusunu yayınlamış bir
gazeteyi okuduğunu anlatıyordu.
O anda da elbet kanserli olduğunu, ölümün kaçınılmazlığını biliyor,
hastalığı nedeniyle solumakta ve kıpırdamakta zorluk çekiyordu ama kısa
bir süre sonra karanlığa yolculuğa yazgılı, konuk olarak aramıza dönmüş
birine ait gibi görünmeyen, unutulamaz bir sevinç kaplamıştı içini.
Gülümseyerek bakıyordu doğu yönüne, bana, doğduğu o uzak Kafdağı ülkesine
ve güneşe doğru, büyük bir coşkuyla konuşuyordu.
Çay istedi. İki yüz metre aşağıdaki ilkyardım kantininden bir naylon
bardağın içinde, ellerimi yaka yaka çay taşıdım ona. Yalnız ellerim
miydi ki yanan?
Ölümden sonra ve ölümden önce,
merhaba sana hayat,
merhaba sana güneş,
merhaba bir yudum sıcak çayın buruk tadı, buğusu, kokusu,
yetmiş altı yılın anısı.
Merhaba hayat sevinci,
merhaba, gözlerime öleceğimi bilerek
ve gölgeye benzer bir tepsi içinde bana hayatı sunmaya çalışarak bakan
oğul
elinden düşürme sevgini e mi...
Ölümü bilmek hiç kötü değil sizlerle...
Ölümlü olduğunu bilerek yaşamak en büyük cezaysa insana,
erdemi alkışlayanların varlığı,
sevmeyi, acımayı, ağlamayı ve paylaşmayı bilen insan yüreği
ondan daha büyük bir armağan bana...
Diye
yazmışım hastaneye okumak için götürdüğüm ama bir tek satırına bile
göz düşüremediğim elimdeki bir kitabın arka kapaktaki iç sayfasına,
onun bakışlarıyla...
Eve ayakta döndük Hacettepe’den; hayata sıkı sıkı tutunarak... Apartmanın
önündeki merdivenleri kendisi çıktı. Beynini pek dinlemeyen bacaklarına,
istediği gibi çıkmayan sesine söve söve...
Kaçınılmazı yaşamadan önceki son günlerinde hep bir son konuşma yapmak
istiyordu bizlerle, kaçıyorduk yanından. O son konuşmayı yaptırmadan
uğurladık onu. Son konuşması olamazdı onun... Konuşacak, konuşacaktı
o; bunu kendisi de bilmeliydi. En azından bizler, oğulları yaşadıkça
konuşacaktı.
Bir ağlatı yazmak değildi amacım. Dursun Akçam’ı anlatmam istendiğinde,
beni en çok yaralayan, henüz gözümün önündeki canlılığını koruyan o
son anlarından, hastalık tanısının konmasından onun bedenini morga ellerimle
taşıyışım arasındaki tam iki ay sürmüş o süreçten ne zaman sıyrılabilirsem,
o zaman başka şeyler de yazabilirim.
Aslında, şimdi daha iyi anlıyorum ki, bir insanın ölüme gidişinden çok,
o insanı çok sevdiği dünyasından küskün ve dargın uğurluyor olmaktı
benim içimi yakan.
Almanya’daki zorunlu sürgün hayatından döndükten sonra, gün gün bir
geri çekiliş, bir susuş yaşamak zorunda kalmıştı Dursun Akçam.
Dursun Akçam’ı “köy edebiyatı” katmanı içine derdest eden, o türe de
tümüyle “tü-kaka” damgası basıp yazın dışı sayan büyük sermaye güdümlü
yazın dünyamız, ona da, yazın tarihimizdeki birçok çilekeş insana da
büyük haksızlıklar yapıyordu. Toplumculuğa, gerçekçi yazına, ülkenin
bir zamanlar içinde bulunduğu koşullara, o zor koşullarda bir avuç aydınlık
yürekli insanın, büyük bir özveriyle, yüzlerce yıldır karanlıkta kalmış
Anadolu topraklarına saçtıkları ışığa hiç aldırmaksızın savaş çığlıklarıyla
saldıran kültür endüstrisi, o türe karşı tavır aldırdığı, öyle koşullandırdığı
genç yazarlara ödülleri sinsice hesaplarla paylaştırıyor, medyatik,
uluslar arası üne kavuşmuş board fatihi ünlü yazarlarımız, o türde yazanların
kitaplarını kitaplıklarından temizlemekle övünüyorlardı (*)
Bir ağlatı yazmak değildi amacım. Dursun Akçam’ı çocukluğumdan başlayarak,
onun içinde yetiştiği koşullarda değerlendirişimi aktarmak isterdim
öncelikle. Yaşıtlarının sigara pası, seyrelmiş dişlerle, yılgın gözlerle,
tüm umutlarını bir sonraki dünyaya bırakmış bitkin bedenleriyle bir
inek sahibi daha olabilmek, anakent varoşlarının birinde bir kat daha
çıkabilmek için tüm yaşamlarını nesnelere bağladıkları, camiyle ev arasındaki
yoldan dışarı pek çıkmadıkları, genel olanın, sıradan olanın içinde
“nihil” olup yittikleri bir dünyadan, uzaktaki bir köyden çıkıp, özgür
bir birey, tek olarak varlığının bilincinde bir insan olmayı başarmış,
dilediğince, yüreğince, doğru bildiğinden bir an şaşmamış, gereğinde
dünyaya tek başına kafa tutmuş bir insandı o. Bir yüzü kendine dönükse,
kendi birey içgüdülerine hiç sınır tanımaksızın yönelikse, iki yüzü
de aynı havayı paylaştığı insanlar için taşıdığı kaygılarla dolup taşardı.
Çocukluğumun ve ilkgençliğimin yaz dinlencelerinde, Dursun Akçam’la
birlikte konuk olduğum yaylalarda, köy odalarının çam kokulu çıra isleri,
titreyen kandil ışıltıları, tahta döşeli görece varsıl evlerdeki lüks
lambası hışıltıları karşılardı geceyi. Uzaklardan gelen kurt ulumalarının
ve tepedeki toprak örtmeli küçük camdan düşmüş yıldız parıltılarının
eşliğinde, tahta yer sofralarında bişi, mafiş dediğimiz hamur kızartmaları,
tavuk, kaz etleri paylaşılır, Dursun Akçam hiç ara vermeksizin konuşurdu.
Köylüleri soran gözlerle, saygılı yüzlerle dinlerlerdi. Kafdağı’nın
ardından gelmiş akıncı çocuklarıydı onlar, paylaşımcı, imececi göçebe
boyları... Şimdiki, paraya pula kul olmuş, kültür endüstrisinin, televole
soysuzluklarının ürünü yeniyetmelere hiç benzemezlerdi.
Tarih anlatırdı Dursun Akçam. Sınıfsız toplumdan bir arada yaşamaya
adım atan insanın nasıl sınıflara ayrıldığını, nasıl birbirine düşman
olduğunu, nasıl bir avuç azınlığın diğer insanları duygusuz bir nesne
gibi gördüğünü, kullanıp attığını anlatırdı... Köy Enstitüleri’nde yanan
aydınlanma ışığının neden önce köylüye düştüğünü, öyle olması gerektiğini
açıklardı. Şiirler okurdu Nazım’dan Ahmet Arif’ten... Dünyaya gelmiş
olmaktan çok, dünyayı güzelleştirmek ve daha yaşanası kılmak uğraşmanın
önemli olduğunu vurgulardı.
Sorular gelirdi art arda... Yıldızların yeryüzüne uzaklığını, radyonun
nasıl çalıştığını, çalışan ve ezilen insanların daha iyi koşullarda
yaşayabilmeleri için neler yapılması gerektiğini sorarlardı köylüleri.
Her şeyi bilmek, her şeyi sorgulamak çabası vardı onun ışık tuttuğu
köylülerinde.
Dursun Akçam’ın içinden çıktığı sosyal koşulları, onun yazındaki biçemini,
izleğini gerçeğe yakın bir çözümleme ile anlamak isteyenlerin onun doğmuş
olduğu bugünkü Ardahan Ölçek Köyü’nü görmelerini isterdim.Bugün bini
aşkın insanın yaşadığı o koca köyde günlük gazete okuyan birkaç kişi,
Dursun Akçam’ın yetiştirdiği eski öğretmenlerdir. Yeni öğretmenler,
at yarışı bültenlerini, fanatik, foto-maç gibi gazeteleri ve kapağında
çıplak kadın resmi olan dergileri yeğlemektedirler, ya da öyle şeylere
para yatırmanın helal mi haram mı olduğunu tartışırken, bir yandan da
derse girerken 28 Şubat’tan sonra türbanını çıkarmak zorunda kalan bayan
öğretmenlerle el sıkışıp sıkışamayacaklarını konuşmaktadırlar. Dursun
Akçam ve Köy Enstitülü öğretmenler döneminde anakentlerin kolej öğrencileriyle
yarışan köy çocuklarının yerini, üçüncü sınıfa geldiği halde henüz okuryazarlğa
varamamış öğrenciler almıştır.
Ölçek Köyü’ne, tam da bizim evimizin önüne hiç gereksinim yokken köyün
ikinci camisi yapılmıştır. Caminin tuvalet çukuru köye su götüren eski,
delinmiş su borusunun hemen yanına kazınmaya kalkışıldığında karşı çıkan
Dursun Akçam’ın uyarılarını dinlememiştir yenilerde sakal bırakmış,
işçi olarak gittikleri İstanbul varoşlarından türbanlı gelinler, takkeli
oğullarla köye dönmüş köylüleri.
Dünle bugün arasındaki o ayrım, insan yüreklerindeki o ayrılık, güzelliğe,
eleştirel akla o bakış dünkü yazınla bugünkü yazının insanına bakışının
ürünü sayılmalıdır biraz da... Sanatın yerini zanaatın aldığı, mücadelenin
yerine uyum ve itaatin konduğu yeni yapıtlar süslüyor vitrinleri. Dursun
Akçam’ın Kafdağı’nın Arkası’nda büyük bir özen ve heyecanla dile getirdiği
coşkulu anlatısı, Anadolu gerçekliği kim vurduya getirilirken içi boş
aşk masalları, düzmece yaşamların anlatıları göklere çıkarılmaktadır.
Yazı üstüne yazı döşenilmektedir sevginin barkotlandığı içeriksiz karalamalar
için.
Dursun Akçam babamdı. Onunla koca bir yaşamı kimi uzak, kimi yakın düşerek,
ama hep bir yanımızı birbirimizde tutarak adımladık. Her gününde, her
ânında unutulmaz anılar yaşadık. Biz üç oğul, kendimizi devrimci, atılımcı
bulduğumuz çok zamanda bile, onun davranışlarıyla karşılaştığımızda,
hımbıllığımızdan, uysallığımızdan utandık.
Anılardan... Cebeci sırtlarındaki bir evde, altmışlı yılların ortalarından
başlayarak gençliğimizi adımlıyoruz. Apartmanın üçüncü katındaki evimizin
duvarlarına tebeşirle koca yazılar döktürmüşüz; mahalleli yaklaşan yeni
bir çağın belgileriyle tanışıyor: “BAĞIMSIZ TÜRKİYE”
Tebeşirle yazdığımız duvar yazılarımızın önünde, balkonda, aile sorunlarını
konuşuyoruz. Ömrünce Dursun Akçam’ın arkasında, onu her koşulda toplayan,
giydiren, bakan, ezilen, çalışan olmuş annemizin baskısıyla babamıza
ufaktan kafa tutmaya başlamışız. Biz bizi bildik bileli eve bir tek
ekmek alıp gelmemiş yanımızdaki adam, babamız; gecenin bir yarısı çaldığı
ev kapısında hiç eksik olmayan yanı başındaki konuğu, içkili sofra isteği
de cabası... Annemiz sabah ilkokul dersi, öğlen sonu ortaokulda ek ders,
dört çocukla savurgan, dağınık bir kocanın yemeği, bulaşığı, temizliği,
elde yıkanan çamaşırı, ütüsü, kolası derken ezildikçe ezilmiş, posası
çıkmış. Dur bakalım baba diyoruz, hani nerde bize de öğretmeye çalıştığın,
kürsülerde konuştuğun demokratlık, kadın erkek eşitliği; lafla peynir
gemisi yürümez, bu evin bir ucundan da senin tutman gerekir. Tartışma
sürüyor ve o gün yapılması gereken Pazar alışverişi için oybirliğiyle
babamıza görev veriliyor. Peki deyip çıkıyor biraz da öfkeyle; pazarı,
alışverişi küçümseyerek, tartışmalarımıza küçük burjuva lafazanlığı
diye dudak bükerek. Bizlerden birinin yanında gelmesini de istemiyor
Balkonda babamızın pazardan dönüşünü bekliyoruz gülüşerek. Listeyi yapmış
eline vermiş annem, becerebileceğinden, gerekenleri alıp dönebileceğinden
pek umutlu değil. Biz pazardan eli kolu dolu dönecek babayı beklerken
bir taksi duruyor apartmanın önünde. Taksiden babam iniyor önce, arkasından
üstü başı kir içinde, yırtık pırtık, yaşlı bir adam; hamal olmalı. Taksi
şoförü inip bagajı açıyor; orada küfe içinde eve alınmış sebze ve meyveler
var. Evin gereksinimi ucuza alınsın diye gidilir pazara; babam hamalı
da taksiye bindirmiş. Pazarda en gariban, en düşkün hamalı tutmuş, adam
küfeyi taşımakta zorlanınca da çağırmış taksiyi, bindirmiş, öyle gelmişler
işte...
Sonraki yıllardan birinde, ilişkiyi hiç koparmadığımız dede ocağında,
Ölçek Köyü’nde bir karışıklık yaşanır. Köye Ardahan’dan gelip ev almış,
oraya yerleşmiş “mutruf” diye anılan Ardahan lünpenlerinden bir aile
ile köylü anlaşamıyor. Sık sık sürtüşmeler olmuş. Halamızın eşinin başkanı
olduğu İstanbul’da kurulu köy derneğinin öncülüğüyle para toplanır,
mutrufun satın aldığı ev çok yüksek bir bedelle geri alınır ve köy temizlenmiş
(!) olur. Anımsadığım kadarıyla ben de epey bir para vermiş olduğum
için eniştemiz gittiği her yerde benim adımdan övünçle söz eder. Babam
duydu konuyu bir yerde, gülümsedi başını iki yana sallayarak. Hüner
mi dedi oğlum sizin yaptığınız... Bir insanı, bir aileyi dışladınız.
İnsanlık, onlarla birlikte yaşamanın yollarını bulmaktı...
İşte buydu benim babam, buydu Dursun Akçam. Kafasına koyduğunu yapan
delidolu bir adam. Yüreği insan sevgisiyle dolu, dünyaya aykırı gelmiş,
aykırı gitmiş biri... 1970 yılında zamanın gençlik olayları içinde tutuklanmışım.
Ankara Kapalı Cezaevi’nde yatıyorum. O Ardahan’daydı. Duyup gelmiş.
Avukat, itiraz, koşturma derken akşamın bir saatinde dur yapma etme
diyenlere aldırmadan elindeki “tahliye” kararıyla cezaevinin ortasına
kadar girip aldı beni. Kucaklaştık. Kokusu hala burnumda...
aalperakcam@mynet.com
alperakcam@doctor.com
(*) "’Gençliğimde 'memleketimin yazarıdır' diye
kitaplarını edindiğim, biriktirdiğim, hatta okuduğum orta yaşın üzerinde
pek çok yazar, son yıllarda enerjilerinin bir kısmını, benim yazdığım
kitapların ne kadar kötü olduğunu kanıtlamaya harcadılar. Beni bu kadar
önemsemelerine ilk başlarda sevinirdim. Şimdiyse kütüphanemi boşaltmak
için depremden çok daha sevimli bir gerekçe bulduğum için memnunum.
Böylece kütüphanemin Türk edebiyatı raflarında, elli yaş ile yetmiş
yaş arasında, doğuştan hayatı kaymış, yarı başarılı, yarı şaşkın, vasat,
erkek ve kel yazarların kitapları hızla eksiliyor." diyor çok satan,
çok popüler, kültür endüstrimizin çok desteklediği bir yazarımız ( Orhan
Pamuk, Kitaplık, Mart Nisan 2002, Sayı 40, "Bazı Kitaplardan Nasıl
Kurtuldum?"). Bu ünlü yazarımız, kimi yazarlarımıza karşı beslediği
duyguları onların kendisine yönelmiş eleştirilerine bağlasa da, çok
öncelerden, belki de yazarlık yaşamının ta başından itibaren, belli
politik seçimleri nedeniyle sözünü ettiği yazarlara zaten karşıdır.
Sözgelimi, kitaplık dergisinde, 2002 yılındaki bu yazısından sekiz yıl
önce, bir televizyon programında edebiyat tarihimizle ilgili olarak
medya ekranlarından konuşurken, "Ali gitti, Veli geldi (.....)
dilinde yazan birazcık cumhuriyetçi, birazcık öztürkçeci yazarlar..."
diyordu (Orhan Pamuk, Kırmızı Koltuk- İnterstar Televizyonu, 23. 10.
1994, Anan, Yıldız. Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar,
İletişim Yay. 2001, s. 91)
|
 |