DURSUN AKÇAM
A. Alper Akçam



 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 





KAFDAĞI'NIN ARDINDAN...

.
Kafdağı’nın ardından ayağındaki çarıklarıyla çıkagelip dünyaya kafa tutmaya kalkışan Dursun Akçam’ı 19 Eylül Cuma günü ülkesine uğurladık yeniden... Kafdağı’nın ardına döndü...

On üç doğum yapıp altısını yaşatabilmiş, Rus ordusundan, Ermeni çetecilerden kar altındaki dağlarda yalınayak kaçarken sırtındaki heybede bebeklerini taşımış bir köylü ananın çocuğuydu o. Cilavuz Köy Enstitüsü’ne vurmuş Kuvayımilliye ve Anadolu Aydınlanması ışığında, yaşamsal güdülerini, tutkularını müthiş bir varoluş bilincine dönüştürmüştü. Mücadeleciydi, isyankârdı, aykırıydı, yaşam sevinciyle doluydu; ve o benim babamdı...

Köy Enstitüsü’nden Gazi Eğitim’e, öğretmenlikten öğretmen sendikacılığına, yazarlığa, gazeteciliğe, politik mücadeleye uzanan uzun ve çileli bir yolda, tüm yaşamı altüstlükler, savrulmalar içinde geçti. Açığa alındı, sürüldü, tartaklandı, taşlandı, tutuklandı, arandı, yıllarca yurt dışında yaşamak zorunda kaldı. Her şeye karşın, bir an için olsun ülkesi ve insanı için doğru bildiği şeylerden geri çekilmedi, eğilmedi, döneklik, riyakârlık yapmadı. Hastanelerde çok sevdiği yaşama tutunabilme çabası içindeyken, en ağır şoklardan, komalardan uyanırken bile ilk yaptığı şey kolundaki saatine bakmaktı. Zaman bilinci, günde en az üç beş kez dinlediği günlük haberler, didik didik okuduğu önce Cumhuriyet, sonra diğer gazeteleriyle, topluma ve “öteki”ne dönük yüzüyle, kararlı, duyarlı, duygulu, örnek bir aydındı.

Kafdağı’nın ardından gelen çocuk epeyce küskün ayrıldı dünyadan. Öncelikle kendisine gösterilen ikiyüzlü insan davranışları üzmüştü onu. Onun tüm yaşam felsefesinin, varoluş bilincinin çıkış noktasını özetlendiği son yapıtı “Kafdağı’nın Ardı” adlı kitabı neredeyse kim vurduya getirildi. İnsancıl tözünü bugüne taşımayı başarmış iki gerçek dostu dışındaki Türkiye yazın dünyası ve tüm eski arkadaşları görmezden geldi yapıtını. Birçoğu, artık büyük sermayeli yayın gruplarının etki alanında el ovuşturarak “himmet” bekliyorlardı çünkü; Dursun Akçam’sa, muhalifti, aykırıydı, ipe sapa gelmez bir deli çocuktu, ondan uzak durmalıydılar.

En son geçtiğimiz haziran ayında birlikte bulunduğumuz çok sevdiği memleketi Ardahan’dan ve yöre insanlarından da küskün ayrıldı... Bir daha Ardahan’a dönmeme kararı vermişti gözleri dolu dolu... Onun yaşıtı yazarların, aydınların doğum yerlerinde, onurlarına şölenler düzenlenir, caddelere, sokaklara adları verilirken, o, birkaç yıl önce benim Ardahan’da yerel bir gazetede yazdığım, doğayı korumayı amaçlayan, yöredeki çıkarcıları eleştiren yazılarım nedeniyle, olayda en küçük bir etkisi ve katkısı olmamasına karşın jandarma tarafından derdest edilmek istendi, hakkında ağır suçlamalarla dava açılmaya kalkışıldı. Daha birkaç yıl öncesine kadar, nüfus kaydımızın hep kalacağı yöreden istenen tüm resmi belgelerde “sakıncalı kişi” izi göze batıyordu önce. Akrabalarından birinin çocuğu, Ankara’da rastlantı sonucu kendisiyle karşılaştığında, zamanında varlıklı bir arkadaşından kendisi için iş istemediği için, “sen zamanında babamgilin çok ekmeğini” yemişsin diyerek kendince serzenişte bulunmaya kalkışmıştı. Yıkılmıştı o gün... Elbette ekmeklerini yemişti Dursun Akçam köylülerinin. Çünkü, onlarca yıl köylüleri için çalışıp çırpınmıştı; ilk öğretmenleri, avukatları, hayvancıları, tarımcıları, arıcıları, tuvalet yaptıran, ağaç ektiren eğiticileri olmuştu ve şimdi türü tükenmiş Kafdağı insanları, köylüleri tarafından hep el üstünde tutulmuş, çıra isinde, titrek ışıklı kandil akşamlarında iki lokmalar paylaşılırken bir yandan da yaşam dersleri verilmiş, doyumsuz söyleşiler yapılmıştı. Onun öğretmenlik yaptığı dönemde yüzlerce öğretmen, başarılı üniversite öğrencisi yetiştiren, öğrencilerinin çalışkanlığıyla, yırtıcılığıyla ün yapan Ardahan ve Ölçek Köyü, örümcek kafalı yöneticilerin, günlük çıkarların arkasında bezirgânlaşmış, takkeye, çarşafa, türbana bürünmüş kafaların ürünü olarak, eğitim ve öğrenim başarısızlığıyla, ülke sıralamalarında en son sıralarda yer alır olmuştu.

Küskün uğurladık Dursun Akçam’ı... Kendisinin de simgesel bir temsilcisi olduğu Anadolu Aydınlanması karşıtlarının gün geçtikçe güçlenmesinden, ülke üzerine çöken kara bulutlardan müthiş kaygılıydı, bu karanlık gidişe karşın oluşmuş umursamazlığa öfkeliydi.

Ve en son, kendini güçsüz kılan, gazetesinden, haberlerinden, yazılarından ayıran, içindeki yaşam sevincini bitirmeye kalkışan bedenine kırgındı, öfkeliydi... Öylece uğurladık onu.
Uğurlar olsun sana Kafdağı’nın çarıklı çocuğu, ülkesinin ve insanının örnek öğretmeni, yazın ustası; sen artık hepimizlesin, hiç unutmayacağız...

   
  Yazarın diğer yazıları: